Milli Eğitim Bakanı Doç. Dr. Hüseyin Çelik'in
28. 03.2006 tarihindeki basın toplantısındaki konuşmasının tam metni:
Bu sempozyumun sponsorluğunu yüklenmiş olan Özel Okullar Derneği'ne huzurlarınızda teşekkür etmek istiyorum. Bu vesileyle 15-20 gündür kamuoyunun gündemini yoğun bir şekilde meşgul eden okullarda şiddet konusunda ve Dünya Bankası'nın yayınlamış olduğu eğitim sektörü ile ilgili rapor hakkında görüşlerimizi sizlerle ve kamuoyu ile paylaşmak istiyorum.
Değerli basın mensupları,
Şiddet hiçbir toplumda hoş görülen kabul edilebilen bir olgu değildir. Biz eğitim camiası özellikle kendimizi kalemli kuvvetler olarak nitelendiriyoruz. Kesinlikle eli sopalı, eli silahlı insanların okullarda, okul önlerinde ve eğitimin içerisinde, eğitimin yanında, yakınında bulunmaması gerekir. Hayatımızın her sayfasında kazanılıp atılması büyük bir sosyal sorumluluk bütün toplumumuzdan hayatımızın her safhasında kazanılıp atılması büyük bir sosyal sorumluluk ve hepimize düşen büyük bir görevdir. Ben başka bir vesileyle yaptığım bir açıklamada şunu söyledim. Eğer bir yerde şiddet varsa bunu tek bir sebep, sonuç ilişkisi ile ifade etmek izah etmek analizini yapmak mümkün değildir. Bunun bir çok sebebi var ve bu sebepler üzerinde durmak zorundayız. Biz genellikle hep sonuçlar üzerinde durmak ve sonuçları değerlendirmek gibi bir kötü alışkanlığa sahibiz. Aslında bu sonuçları doğuran sebepler üzerinde durmak çok daha bilimseldir. Çok daha anlamlı ve rasyoneldir. Yine bir kaç gün önce basın mensuplarına yaptığım bir açıklamada dedim ki; ne yazık ki, bu bizim toplumsal gerçeğimizdir. Bununla yüzleşmek zorundayız.
Bu çocuklar küçük yaşlardan itibaren ne yazık ki anne babadan veya büyük kardeşlerinden dayak yiyor. Okula gönderiliyor, bu son yıllarda geçmiş yıllara göre azalmış olmasına rağmen zaman zaman yine gündeme geliyor. Öğretmenlerden dayak yiyor! Sonra lisede, üniversitede, herhangi bir toplumsal olaya karıştığı zaman yer yer polisten dayak yer. Cezaevine düşerse gardiyandan dayak yiyor. Askere giderse komutandan dayak yiyor. Bu dayak atma ve dayak yeme olayı bize yakışan bir olay değildir. Bunu gündemimizden bunu toplumumuzdan kazıyıp atmak zorundayız. Ve kesinlikle buna alışmak, bunu kabul etmek gibi bir tutum içerisine giremeyiz. Dediğim gibi, biz kalemli kuvvetleriz. Silahlı Kuvvetler bile taşıdıkları silahı birbirlerine karşı değil, yeri geldiği zaman düşmana karşı kullanmak üzere taşırlar. Dolayısıyla eğitim ve şiddet asla yan yana gelmemesi gereken iki kavramdır.
Değerli basın mensupları,
Üzücü olan bir şey var o da; bir çok araştırma kurumu tarafından yapılan araştırmalarda ne yazık ki şiddet aile ortamından başlıyor. Hacettepe Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmada, ailelerin yüzde 63'ünde çocuklara yönelik şu veya bu seviyede şu veya bu çeşit şiddet olarak tanımlanabilecek yaklaşımlar var. Yine aile kurumu tarafından bir araştırmaya göre, bu oran yüzde 44 olarak ifade ediliyor. 9 Eylül Üniversitesi tarafından yapılan bir araştırmaya göre, evli hanımların yüzde 76'sı eşlerinin çocuklara iyi davranmadığından yakınıyorlar. Bu bizim maalesef toplumsal rahatsızlığımız. Bunun sebebi, tek değildir. Bunun sorumlusu da bir kişi değildir. Birbirimizi bu tür olaylar karşısında suçlamanın ille de bir suçlu aramanın pratikte bir faydası da yoktur bu iş ailede başlar okulda devam eder. Okul dışında bir çevre vardır. Öğrencinin akran grubu vardır, bir arkadaş grubu vardır. Diğer toplumsal dinamikler vardır. Bunun bir medya boyutu vardır. İnternet kafe bölümü vardır. Bir çok sebep daha sıralanabilir. Dolayısıyla, burada sebep şudur diyebileceğimiz tek bir sebepten söz etmek, tek bir sorumludan söz etmemizde mümkün değildir.
Değerli basın mensupları, bir tek çocuğumuzun burnunun kanaması bizim yüreğimizi kanatır. Ben bu vesileyle birisi bugün olmak üzere birkaç gün içerisinde İstanbul'da meydana gelen olaylarda hayatını kaybeden iki yavrumuza Fatih Can ve Şahin Açık'a rahmet diliyorum. Onların kederli ailelerine başsağlığı diliyorum. Ve bunun son olmasını temenni ediyorum. Bunun son olması için, hepimiz üzerimize düşeni kesinlikle yapmak durumundayız. Basın yayın organlarında çeşitli yorumlar var. Bu şiddet olaylarının özellikle sebebi olarak zikredilen çeşitli olaylar var. Bazı yazarlara ya da bazı eleştirmenlere göre okullarda özellikle sınıfta kalma uygulaması kaldırıldığı için öğrenciler başıboş bırakıldı. Başarısızlık ödüllendirildi bundan dolayı şiddet oldu.
Değerli basın mensupları,
Biz göreve geldiğimiz zaman doğru dürüst sınıfta kalma yoktu. Kaç dersten kalırsa kalsın öğrenci bir şekilde geçebiliyordu. Biz bunu sınıfta kalmayı geri getirdik ve bunun prensiplere bağladık. Eğer öğrenci diyelim ki iki dersten kalırsa iki dersi varsa kalabilir. Yerine göre eğer öğrenci üç dersi varsa mutlaka sınıfta kalır. Bununla ilgili olarak yeni düzenlemeler yaptık. Yine biz göreve başladığımız zaman okullarda disiplin kurulları tamamen lağvedilmişti. Disiplin kurulu diye bir şey yoktu. Biz okullarda öğrenci değerlendirme kurulları oluşturduk. Ve bunları yönetmeliklere bağladık. İki şeyi birbirine karıştırmamak gerekiyor. Zaman zaman okullarda adeta despot bir yönetim kurmayla disiplini birbirine karıştırıyoruz. Zaman zaman da öğrencilere dostça bir yaklaşım içinde olmayı sevgiyle, toleransla hoşgörüyle yaklaşmayı, başıboşluk, bırak ne isterse yapsınlar mantığıyla eşleştiriyoruz. Bunlar doğru değildir. Hani Nasrettin Hoca'ya sormuşlar "sen kışı mı yazı mı seversin? Hoca demiş ki, "baharın canı mı çıktı" biz ille de kışa ya da yaza mahkum olmak zorunda değiliz. Disiplinle despotizm aynı şey değildir. Eskiden biliyorsunuz insanlar çocuklarını okula gönderirlerdi, okul idaresine öğretmenlere "eti senin kemiği benim" derlerdi. Ama daha yakın zamanda da, "dayak cennetten çıkmış" derlerdi. Bu yaklaşımı benimsemek mümkün değildir.
Ancak daha sonra çocuklara en ufak şekilde disiplin cezası verildiği zaman, çocukları disipline etmek için bazı uygulamalar getirildiği zaman da, son zamanlarda özellikle çocuk haklarına aykırı olduğunu benim eğitimcilikle benim pedagojiyle bağdaşmadığımı ifade edenler oldu. Bu yaklaşımlar ekstern yaklaşımlardır. Uç yaklaşımlardır. Biz öğrencilerimizi seveceğiz. Onlara şefkat göstereceğiz. Öğretmenler olarak, yöneticiler olarak onlara adeta bir anne baba sevgisi ve sıcaklığı göstermek zorundayız. Ama onların menfaati için onların geleceği için, onları disipline etmek zorundayız. Disipline etmek ille de, zor kullanmak ille de şiddet kullanmak, ille de öğrenciye dayak atmak anlamına asla gelmez. Bunun altını özelikle çizmek istiyorum. Bir hususu daha vurgulamak istiyorum.
Özellikle ikinci yaklaşımla ilgili olarak Avrupa'nın ağzı çok yandı. Başta İngiltere olmak üzere bir çok Avrupa ülkesinde ortaöğretimde demokrasi rüzgarları adı altında öğrenciler çok başı boş bırakıldı. Ve bunun faturasını çok acı bir şekilde ödediler. Şu anda İngiltere'de ortaöğretim kurumlarında öğretmen olarak çalıştırılacak insan bulmak son derece zordur. Hele hele bayanlar okullarda öğretmen olarak ortaöğretim kurumlarında çalışmayı asla tercih etmiyorlar. Böyle bir durum söz konusudur. Biz bu duruma asla düşmemeliyiz. Bir şeyin altını çizmek istiyorum. Üç şeyde özellikle demokratik irade koyma anlamında demokrasi olmaz. Talim de terbiye de ve eğitim de sınırsız parmak hesabına dayalı demokrasi olmaz.
40 kişilik bir sınıfta sınıfa öğretmen girdiği zaman çocuklar bugün ders yapalım mı diye sorduğunda 21 kişi ders yapmayalım derse demokratik olarak ders yapamazsınız. 32 kişilik bir asker mangasında komutan bugün talim yapalım dediği zaman 17 kişi eğer talim yapmayalım derse yapmamanız lazım. ilkokulda ki çocuğunuz akşam eve geliyor. Yavrum canın isterse ders çalış; istemezse git bilgisayarı aç internete gir, istediğin siteye de girebilirsin gibi bir yaklaşım pedagojik bir yaklaşım değildir. Çocuk eğitimi, çocuk yetiştiriciliğiyle asla bağdaşmayan bir yaklaşımdır. Özellikle oy verme yaşının 18 olması bizi bu konuda da düşünmeye sevk etmesi lazım. Bireyi önemsemek öğrencilerimizi önemsemek onlara değer verdiğimizi hissettirmek bile bu anlamda onları kendi haline terk etmek ve ille de kendi kararlarını tek başına versinler yaklaşımı içerisine onları sürüklemek farklı şeylerdir.
Bizim yeni müfredatımız zaten öğrenci merkezli bir müfredattır. Biz bireyi çok önemsiyoruz. Ve yeni müfredatımızı kamuoyuna takdim ederken dedik ki, biz iyi birey, iyi insan yetiştirmek iyi vatandaş yetiştirmek üzere bu müfredatı devreye sokuyoruz. Dolayısıyla birey tek başına önemlidir. Bizim yeni müfredatımız etkinlik temelli bir müfredattır. Öğrenci burada çok önemli bir unsurdur ve her şey öğrenci etrafında teşekkül eder.
Diğer taraftan malumunuz öğrencileri karar mekanizmalarına katmak için, tek başlarına karar versinler diye değil, Okul Meclisleri Projesini devreye soktuk. Bugün her okulumuzun bir meclisi var her okulumuzun bir öğrenci meclisi başkanı var. Diğer taraftan öğrencilerimizi paydaş olarak kabul ettiğimiz için okul-öğrenci-veli sözleşmesi diye yeni bir uygulama getirdik ve öğrencilerimizi bu manada da çok önemsiyoruz. Öğrenci klüplerini çok faal hale getirdik ve yeni müfredatın getirdiği çok önemli bir unsur Toplumsal Sorumluluk meselesi Toplumsal Sorumluluk Projelerine katılıyorlar, toplum hizmeti adı altında sorumluluk yükleniyorlar. Okul Aile Birlikleri ismen vardır fakat fonksiyon olarak yoktur. Okul Aile Birliklerinin yasasını çıkardık yönetmeliğini çıkardık ve velileri okul idarecileri ile birlikte okulu yöneten insanlar haline getirdik. Öğrencilerin okul kıyafeti belirlemede Okul Aile Birliği, Okul Meclisi Başkanı Okul Yönetimini bir araya getirerek bu üçlü mekanizmanın bir araya gelmesiyle bunun gerçekleşebileceğine dair genelge yayınladık.
Dolayısıyla değerli basın mensupları. Öğrencilerimizi önemsemek, öğrencileri karar sürecine katmak, onları tek başına bırakmak anlamına asla gelmez. Ben birkaç gün önce yaptığım açıklamada medyamızdan bir istirhamda bulundum dedim ki; "bu olayları abartmayalım" eğer abartırsak bu kabarır. Ben bunu medyayı suçlamak için söylemedim. Ben bu ülkede çocuklarımızın medya mensuplarının da çocuklarının da eğitiminden da sorumlu bir insan olarak kendi medyamdan benim ülkemin medyasından, Türkiye Cumhuriyeti devletinin medyasından, halkımın medyasından bir duyarlılık talebinde bulundum. Ben eğer böyle bir uyarıda bulunuyorsam tek başıma aklıma ilk geleni söylemek anlamında algılamasınlar birileri. Benimle birlikte çalışan yüzlerce pedagog arkadaşım var, psikolog arkadaşım var eğitim uzmanı arkadaşım var.
Değerli basın mensupları,
İntihar olayları ABD'de artınca intiharlarla ilgili bir dizi konferans düzenleniyor. Ve bu konferanslardan sonra intihar olaylarında artış gözleniyor. Küçük yaşlarda anne olan kız çocuklarına yönelik tedbirler alalım derken onlara yönelik cinsel eğitim programları başlatılıyor bunların arkasından bir bakıyorsunuz ki küçük yaşta anne olan kız çocuklarında büyük bir artış meydana geliyor. Eğitelim derken öğretelim derken onlarda merak uyandıracak onları adeta o işe teşvik edecek şekilde onların aklına gelmeyen şeyleri getirmeyelim. Bizim talep ettiğimiz üzerinde durduğumuz budur. Hatta bir zamanlar boğaz köprüsünde canlı yayında intihar seansları yaşanırdı dedim bakın bu yasaklandı. Şu anda bu seanslar yapılmıyor. Sordum özellikle yetkililerden sordum. Dediler ki, boğaz köprüsüne gelip intihar eden veya intihar girişiminde bulunanların sayısında çok ciddi azalmalar meydana geldi dediler. Bizim sizden talep ettiğimiz budur değerli basın mensupları.
Hükümet olarak icranın içinden insanlar olarak bizim beğenmediğiniz icraatlarımızı eleştirebilirsiniz. Bu da sizin en doğal hakkınız. Doğru bulmadığınız beğenmediğiniz icraatlarımızı elbette eleştirebilirsiniz. Ama herkes şunu bilmeli ki, medya mensupları da şunu bilmeli ki, eleştiri hakkı kimsenin tekelinde değildir. Biz de elbette sizin yayınlarınızla ilgili bir problem görüyorsak sizi eleştirme sizi uyarma hakkına sahibiz..
Bakın günlerdir x dizi televizyonlarda oynandıktan sonra mafya babalarına özenme oldu adeta mafya kültürü oluştu denmeye başlandı. Bu bir etkendir bu sebeplerden birisi olabilir. Ama medyamız şunu bilmelidir. Bu dizileri ben çektirmedim ben yaptırmadım. O dizilerdeki o kahraman tipleri ben yaratmadım. A televizyonundan B televizyonuna transfer etmek için milyonlarca doları da ben ödemedim. Eğer bir özeleştiri yapacaksak, eğer bu olayların olmaması ve bitmesi için ciddi bir tavır koyacaksak, bir seferberlik ruhuyla bunu yapacaksak bunu hep birlikte yapmalıyız. Ailelerin sorumluluğu vardır, okul yönetiminin, rehber öğretmenin, öğretmenin sorumluluğu vardır. Polisiye bir tedbir varsa alınmıyorsa polisin sorumluluğu vardır. Bizim yöneticiler olarak sorumluluğumuz vardır. Akran, arkadaş grubunun sorumluluğu vardır. Ve medyanın sorumluluğu vardır. Bu sorumluluğu hep birlikte paylaşacağız ve bunların üstesinden geleceğiz.
Hatırlayın 70'li yıllarda bu ülkenin çocukları üniversitelerde adeta sokaklarda birbirlerini boğazladılar. 5 bin gencimizi yitirdik. O gün kör ideolojiler uğruna birbirine kurşun sıktılar bir kısmı mezara bir kısmı cezaevine girdiler. Bugün özellikle ortaöğretim kurumlarında suç oranı 13-18 yaş arasındaki çocuklarda özellikle suçlu öğrenci kitlesine baktığınız zaman 2005 yılı içerisinde 528 öğrenci bu anlamda suç işlemiş. Daha küçük yaşlara bakıyorsunuz 17-12 ve çok çok daha az bir suç oranı var veya suç sayısı var. 13-18 yaşındaki öğrenciler ergenlik çağının başlamasıyla birlikte kendilerini göstermek istiyorlar ortaya çıkmak istiyorlar. Medya da bu olayları özellikle her gün verirse üzerinde sık sık durursa onlarda gazete manşetlerine, televizyon ekranlarında kendilerini görür oralara yansırlarsa ben endişe ederim ki bu olayları kamçılar. Ben; "medya bunu doğurdu" "medya bunun sorumlusu" demedim. Demem de böyle bir şey demem de mümkün değildir.
Bakın üzerinde durmamız gereken başka bir şey daha var. Bakın ben özendirme ve aklına gelmeyeni getirme ile ilgili tipik bir örnek vereyim. Bir web sayfası sahibi bir site sahibi internette kendi sayfasına daha çok fazla insanın girmesini istiyorsa özellikle ilköğretim yaşındaki 16 yaşın altındakilerin kendi sitesine girmesini istiyorlarsa oraya bir not düşüyorlar. 16 yaşından küçük çocuklar giremez diye. O notu gören çocuklar özellikle daha çok giriyorlar. Ve bu müthiş bir patlama meydana getiriyor. En iyi reklam araçlarından birisi budur. Lütfen bu konuda çok duyarlı olalım. Bu meselenin şakaya gelir yanı yoktur. Peki biz Bakanlık olarak ne yapıyoruz. Bugünkü sempozyumun hazırlığı bir buçuk yıl önce yapılmış, bunu siz gündeme getirdiğiniz için veya bu olaylar 15-20 gün içerisinde yoğunlaştığı için biz böyle bir sempozyum düzenlemiş değiliz. Biraz önce ifade ettim şimdi tekrar ifade edeyim bir tek çocuğumuzun burnun kanamsı bile bizim bu meseleye duyarsız kalmamamızı gerektirir. Biz bu meseleyi küçümseyemeyiz, görmezlikten gelemeyiz. Ancak bu patolojik bir olay gibidir. Bir cerrah bir hastanın karnından kelle büyüklüğünde bir ur çıkarır ama bunu götürüp hastanenin en görünür yerinde vatandaşın gelip geçtiği yerde bunu sergilemez bunu bir şişeye koyar. Patoloji laboratuarına gönderir orada gerçek teşhisin bilimsel olarak konmasını sağlar.
Biz bir problem tespit ettiysek; elbette yetkililer olarak uzmanlar olarak biz bunun üzerine gidelim, gerekeni yapalım ama bunun tırmanmasına yol açacak bir şekilde bir yaklaşım sergilemeyelim bunu özellikle istirham ediyorum. Bakın şimdi biz 'Hayata Sahip Çıkmak 'adı altında on bir modüllük öğrenciye, öğretmene ve veliye yönelik olarak Özel Öğretim ve Rehberlik Genel Müdürlüğümüz tarafından hazırlanan iki ayrı kitap çıkardık ve bunu Türkiye'nin her tarafına gönderdik. Bu son on beş günün olayı değil bunun da hazırlığı bir yıl öncesinden başladı dolayısıyla bu zaten gündeminizde olan bir konudur ama sebebi ne olursa olsun ister adi olaylardan kaynaklanan kendini gösterme, kız arkadaş problemi şu veya bu sebepten hangi sebepten kaynaklanırsa kaynaklansın biz bunun sosyo-kültürel, sosyo-ekonomik sebepler silsilesi olduğunu düşünüyoruz ve buna yönelik olarak ta gerekli önlemleri almak için Millî Eğitim Bakanlığı olarak bir genelge yayımladık. Arkasından daha detaylı olarak bir yol haritası diyebileceğimiz çok daha detaylı bir genelge daha yayımladık. Bununla ilgili olarak Rehberli Araştırma Merkezlerimize gerekli talimatları verdik. İçişleri Bakanımızla bu sabah buraya gelmeden görüştüm. İçişleri Bakanlığımız kendi üzerine düşeni yapıyor ama bu tür olaylar meydana geldiği zaman herkesin ilk aklına gelen şey aman her tarafa kamera yerleştirelim.
Değerli Basın mensupları,
Güvenlik, hayatımızın ayrılmaz bir parçasıdır. Şehir toplum hayatının bir arada yaşamanın en önemli ayrılmaz unsurlarından birisi güvenliktir. Güvenliği çok önemsiyoruz. Ancak eğer güvenliği bir paranoya haline getirirsek toplum hayatı yaşanmaz olur. Okulların özellikle önlerine bu MOBES Projesi çerçevesinde kameralar yerleştirilebilir ama okulların her tarafına koridorlara hatta sınıflara kamera yerleştirme çabasında girişiminde olan yönelimler oldu ve bu öğrencilerde müthiş sendromlara yol açtı. Biri bizi gözetliyor ruh hali içerisinde, eğitim-öğretim olmaz. Dolayısıyla bunu bir paranoyaya dönüştürmeyelim. Tedbir alalım derken meseleyi çok daha farklı boyutlara taşımayalım. Biz bir şey daha söylüyoruz. Bunun en son tedbiri polisiye tedbirdir. Zaten küçük yaşlardaki çocuklara öğrenciler yapılacak uygulanacak olan müeyyideler bellidir. Dolayısıyla polisiye tedbirlerle bunun çözülebileceğine biz inanmıyoruz. Sorumluluk yine bize aittir, medyaya aittir, televizyona aittir, gazeteye aittir, internet cafeye, internet yayınlarına aittir, top yekun biz bu sorumluluğu yükleneceğiz. Her problemin üstesinden geldiğimiz gibi bu probleminde üstesinden inanıyorum ki geleceğiz.
Değerli Basın mensupları,
İster öğrenciden öğrenciye, ister öğrenciden öğretmene, ister öğretmenden öğrenciye veya işte zaman zaman okul idaresinden, yöneticiden veliye, veliden öğretmene, veliden okul idaresine yönelik şiddet olayları duyuyoruz. Bunların hiç birisi bize ve eğitimin ruhuna yakışan olaylar değildir. Kesinlikle bunları tasvip etmiyoruz. Bu konun çözümü için sizlerin özellikle uzmanların desteğine ihtiyacımız var. Yeni müfredatımız bu problemlerin çözümüne yöneliktir ama takdir edersiniz ki; eğitimdeki reform hareketleri, yeni uygulamalar sabahtan akşama sonuç vermez. Bozulan bir yolun sathi asfalt kaplamasını yenilemek gibi ertesi gün görülmez. Bu yıl bütün Türkiye'de yürürlüğe koyduğumuz müfredatın sonucunu sekiz sene sonra alacağız. Bunun özellikle bilinmesini istiyorum. Bu konuda da hükümetimiz üzerine düşeni yapmaktadır, İçişleri Bakanlığı ile birlikte internet cafelere bir çeki düzen verilmesi için iki ay öncesinden Sayın Başbakanımızın vermiş olduğu talimat var ve bu konuda da gerekli çalışmalar yapılıyor. Bu konuda da gerekli tedbirler alınacaktır. Ben özellikle meseleye bu çerçevede yaklaşılmasını istirham ediyorum. Biz eğer bu meseleler abartılmasın dediysek; Bunun müsebbibi medyadır, medya buna sebep olmuştur gibi bir yaklaşım içersinde değiliz. Sizden bu konuda duyarlılık istiyoruz. Bu da bir uzman görüşüdür. Pedagoglar bunu söylüyor. Psikologlar bunu söylüyor ve eğitim nedir?.
Bilenler bunu söylüyor.
Ben bu vesileyle Değerli Basın Mensupları Dünya Bankasının dün ve bugün gazetelerde yer alan bir eğitim sektörü raporu var. Bu raporla ilgili olarak ta bir değerlendirme yapmak istiyorum. Bildiğiniz gibi Dünya Bankasının bu raporu aşağı yukarı on beş gün önce Millî Eğitim Bakanlığı'nın, Devlet Planlama Teşkilatı'nın da katılımıyla kamuoyuna sunuldu. Medyaya dağıtımı daha sonra yapıldı. Bunun üzerinde gerekli değerlendirmeler yapıldı. Dünya Bankasının söylediği şeyler; bu raporda dile getirdiği şeyler bizim ilk günden itibaren söylediğimiz şeylerdir.
Bütün buradaki bilgiler Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Dünya Bankasına verilmiştir. Dünya Bankasının araştırmasını bir tarafa bırakın biz OECD'ye özellikle para verdik böyle bir araştırma yapması için PİSA programına Türkiye 2004 yılında üye oldu. Biz katkı payını ödedik bizim durumumuz nedir uluslararası boyuta yansıyan durumumuz nedir? Bunu ortaya çıkaralım dedik.
Değerli basın mensupları;
Yüzümüze ayna tutulmasından asla rahatsız olmayız. Problem varsa bizim problemimizdir. Ne diyor; Dünya Bankası ortaya bazı problemler koyuyor ve bazı çözüm önerilerinden bahsediyor. Bakın ben, bakanlığa başladığımın ikinci haftasından itibaren kamuoyuna bazı açıklamalar yaptım. Dedim ki; Biz iktidara geldik ve şu anda yönetimi devir aldık eğitimde 6 büyük problem var dedik.
Nedir bu 6 büyük problem: Okullaşma oranlarımız, bir parçası olmaya çalıştığım Avrupa Birliği ve kalkınmış dünya ülkeleri ile mukayese edildiği zaman bir hayli geridedir. Okul Öncesi Eğitim; 2002'nin sonunda 2003'ün başında yüzde 11 idi okullaşama oranı bütün Cumhuriyet tarihi boyunca yüzde 11'lik bir Okul Öncesi Eğitimde bir okullaşma vardı. Şu anda üç yıl içerisinde yüzde 20'yi geçtik. 2'ye katladık bu süreç Dünya Bankası raporunda da Milli Eğitim Bakanlığı'nın hükümetin bu konudaki çabalarından övgü ile söz ediliyor.
İlköğretimde neredeyse, okullaşma oranları itibarıyla yüzde 100'e vardık. Sadece "Haydi Kızlar Okula" kampanyası çerçevesinde "Cinsiyet Eşitsizliğinden" söz ediyor. "Haydi Kızlar Okula" kampanyası çerçevesinde 175 bin kız çocuğumuz okullu hale getirildi. Bunu teşvik etmek için Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Fonu vasıtasıyla çocukların annelerinin hesaplarına paralar aktarıldı, biz bunu defalarca kamuoyunda ifade ettik, bu güne kadar yararlanan aile sayısı 1 milyon iki yüz binin üzerindedir. Çocuk başına para veriyoruz. Maddi problemden dolayı okula gitmeyenlere bunlar hepsi Okullaşma Oranlarını arttırmaya yöneliktir.
İlköğretimden, Ortaöğretime geçerken bizim özellikle büyük kayıp, kaçağımız vardır. Bunun sebepleri vardır, bunu biliyoruz, bunun üzerinde çalışıyoruz. Dünya Bankası bunları söylüyor. Şimdi biz bunları söyleyince birileri tarafından bu pek fazla değerlendirilmiyor ama bunu Dünya Bankası, IMF, OECD söyleyince bunlar bizden aldığı bilgileri kamuoyuna açıklayınca nedense medyamız veyahut da değerlendirme yapan eleştirmenler bu konuya çok daha fazla yer verebiliyorlar. Ama bundan dolayı da sevinçliyim. Dikkatlerin eğitime toplanması eğitimin bu ülkenin en önemli öncelikli meselesi haline gelmesi için bu anlamda yayınlanacak bütün raporlara biz müteşekkir oluruz. Bir başka şey ama bu; eğitim çöktü, altında kaldık battık bittik anlamına gelmiyor. Dün ile bu günü mukayese edeceksiniz, gün dünden çok iyidir ve yarın bu günden daha iyi olacak. Şimdi daha fazla derslik vardı da bu ülkede biz bunu yıktık mı? daha fazla bilgisayar vardı da biz bunları tahrip mi ettik. Bütün Türkiye internet ağıyla donatıldı. Bütün Türkiye'deki okullar bilgisayarlarla donatıldı. Ve sadece üç yıl içerisinde 70 küsür bin derslik sadece eğitim öğretimin yılının başında hizmete girdi. Bu süre içerisinde yapılanlarla birlikte 85 bin oldu. Değerli basın mensupları bunları görmemiz lazım. Bu manada da gece gündüz demeden yaz kış demeden yağmur çamur demeden bir Artvin'deyiz, Muğla'dayız, Sinop'tayız, Mersin'deyiz, Van'dayız, Hakkari'deyiz. Türkiye'nin dört bir yanını ben Milli Eğitim Bakanı sıfatıyla 79 Vilayete, 512 İlçeye gittim bugüne kadar. Böyle bir çaba var ve Dünya Bankası bu çabadan övgüyle söz ediyor. Ben bunun altını çizmek istiyorum. Teknolojik alt yapı eksikliği var, bunlar teknolojik alt yapı eksikliği 2002 'de neydi 2006 'da nedir? Bunu mukayese bile edemezsiniz.
Bakın Sayın Vali'me de teşekkür etmek istiyorum. İstanbul'daki bütün okulları Bilgi Teknolojileri sınıflarını İstanbul İl Özel İdaresi üstlendi. Ve bakın önümüzdeki eğitim öğretim yılında hiçbir okul gösteremeyeceksiniz ki Bilgi Teknolojileri sınıfı olmasın. Bunlar çok önemli gelişmelerdir. Müfredatımız 1967 model bir müfredattır. Bu uluslararası otobanlarda rakiplerimizle 67 model bir arabayla yarışmaya benziyor. Müfredat yenilendi ve bütün Türkiye'de ilk ve ortaöğretim müfredatı yürürlüğe sokuldu. İnsan kaynakları açısından bakın diyor ki Dünya Bankası Milli Eğitim Bakanlığı'nın geliştirdiği müfredat okullarda uygulanıyor ama buna göre öğretmen yetişmiyor. Kim öğretmen yetiştirecek? Yükseköğretim.
Bununla ilgili olarak da Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK'le işbirliği yapıldı. Eğitim Fakültelerinin dekanları öğretim üyeleri bir araya getirildi. Bundan sonra yükseköğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı'nın uyguladığı müfredata paralel öğretmen yetiştirecek. Ve bu da çok önemli bir gelişme. Rehberlik sistemimiz reaktif dediğimiz bir sistemdi. Yani problem olacak o problemin üstünde duracak. Halbuki biz adeta koruyucu hekimlik anlayışıyla rehberlik yapacak bir rehberlik sistemi istiyorduk. Proaktif bir rehberlik sistemi istiyorduk. Bunu Türkiye'de uygulamaya soktuk. Şimdi bütün bunlar ortada. Ve Dünya Bankası raporunun üzerinde durduğu en önemli konu, ortaöğretim sisteminin adeta felç olmasına sebep nedir diye sorarsanız Dünya Bankası raporunda da böyledir. Ben de bunu defalarca söyledim. ÖSS sistemidir.
Bakın medyayı tarayın, gazeteleri tarayın 3 yıl öncesinden, 6 ay öncesinden 2 yıl öncesinden tarayın benim defalarca ifade ettiğim bir şey vardır. ÖSS sisteminden dolayı maalesef ortaöğretim kurumlarımız felç olmuştur. Bunu defalarca söyledim. Ancak bir şeyin altını çizeyim. ÖSS'nin nasıl olması gerektiği, ÖSS'de neyin sorulması gerektiği, neyin sorulmaması gerektiği ile ilgili olarak Milli Eğitim Bakanı sıfatı ile yetkim yoktur. Bu mesele tamamen YÖK'ün konusudur. YÖK'ün meselesidir. Biz bunu değiştirmek istedik. Milli Eğitim Bakanlığı ile YÖK, ÖSYM marifetiyle birlikte bu işi yapsınlar. Çünkü bu öğrencileri biz yetiştiriyoruz. Bunun için kanun düzenlemesi yaptık. Bugün feryat figan eden aynı medya o gün bizi yerden yere vurdu suçladı. Adeta YÖK'ü kutsayan bir tavır sergiledi.
Değerli basın mensupları;
Bunlar bugün söylenmiş bugün ortaya çıkmış problemler değil. Biz bunu yıllardır söylüyoruz. Çözülecek mi bu? Elbette çözülecek. Dün çözülmediyse bugün çözülmediyse yarın çözülmeyecek anlamına gelmez. Aklın yolu neyse, rasyonalite neyi gerektiriyorsa bu ülkenin menfaatleri neyi gerektiriyorsa yapılacaktır. Aslında bu konudaki mücadele de demokratik bir mücadeledir. Ve sektörlere uygun eleman yetiştirilmemesinden Dünya Bankası yakınıyor. Bakın MEGEP bunun için devrededir. Mesleki ve Teknik Eğitimi Geliştirmesi ve Modernizasyonu Projesini Avrupa Birliği ile birlikte bunun için yürütüyoruz. Ve meslek okullarına uygulanan ayrımcılıktan biz yıllardır şikayet ediyoruz. Bunlar bugünün problemi değil ki.
Değerli Basın mensupları,
Türkiye'de mesele vehamet boyutundadır. Battık, bittik şeklinde bir yaklaşım problemi çözmeye yönelik bir yaklaşım değildir. Elbette eksikliklerimiz vardır, aksaklıklar vardır. Bunları tespit edeceğiz. Ve bunları çözeceğiz. Türkiye'nin imkanları ve kaynakları bellidir. Ayrıca şunu da söyleyeyim. Biz şimdi Dünya Bankası ile başlangıcı 80 milyon dolar olan bir ortaöğretim projesi devreye soktuk. Ve bu hazinedeki çalışmalar sona erdi. Kısa zamanda devreye girecek olan 2006 yılının ilk aylarında devreye girecek bir projedir. Bu projeyi de Dünya Bankası ile birlikte yürütüyoruz. Bu raporda ele alınması gerektiğini düşünüyorum ve bunu da sizlerle paylaşmak istiyorum.
|