|
Kişisel Egemenlikten
Milli Egemenliğe (*)
Milli devlet
ve tam bağımsızlık ilkeleriyle birlikte Atatürk'ün devlet
anlayışının temellerini oluşturan üçüncü ana ilke, milli egemenliktir.
Milli egemenlik, devlet içinde en üstün buyurma kudreti olarak
tanımladığımız egemenliğin, millete ait olduğunu ifade eder.
Bu anlamda milli egemenlik, kişi veya zümre egemenliği ile,
yani monarşik veya oligarşik yönetim biçimleriyle kesinlikle
bağdaşamaz. Tıpkı tam bağımsızlık ilkesi gibi milli egemenlik
de, Atatürk'ün Milli Mücadele'nin ilk günlerinden beri açıkça
ortaya koyduğu, ısrarla vurguladığı bir temel ilkedir. Daha
Erzurum ve Sivas Kongreleri'nde ülke bütünlüğünün ve milli
bağımsızlığımızın korunması için, "kuvayı milliyeyi amil
ve iradei milliyeyi hakim (milli güçleri etken ve milli iradeyi
egemen) kılmak" esasının kesin olduğu belirtilmiştir.
Atatürk, Ankara'ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1920)
şehrin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmede bu konuda şunları
söylemiştir:
"Bir millet, varlığı ve hakları için
bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alakadar
olmazsa, bir millet kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını
temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz...
Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin etken ve milli iradenin
egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın
milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Milli egemenlik..."
Padişahlığın resmen kaldırılmasından hemen
hemen iki yıl önce ve Büyük Millet Meclisi'nde padişahlık
kurumuna ilke olarak taraftar çok sayıda milletvekilinin bulunduğu
bir dönemde çıkarılan 20 Ocak 1921 tarihli Anayasa (Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu) milli egemenlik ilkesini en açık biçimde ifade
etmiştir: "Hakimiyet bila kaydü şart (kayıtsız şartsız)
milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil
idare etmesi esasına müstenittir. İcra (yürütme) kudreti ve
teşri (yasama) salahiyeti milletin yagane ve hakiki mümessili
olan Büyük Millet Meclis'nde tecelli ve temerküz eder (belirir
ve toplanır)."
Bu ifadelerin monarşik meşrulukla bağdaşmasının mümkün olmadığı,
o an için adının konulması sakıncalı görülmüş bile olsa, Büyük
Millet Meclisi Hükümeti'nin gerçekte milli egemenliğe dayanan
bir cumhuriyet olduğu açıktır. Milli egemenlik ilkesi, 1924,
1961 ve 1982 tarihli daha sonraki anayasalarımızdan da temelini
oluşturmuştur.
Atatürk, Milli Mücadele'nin başlangıcından,
kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta milli
egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalışmış, her zaman
kişisel yönetimin sakıncalarıyla milli egemenliğin üstünlüklerini
çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş
bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak milli egemenliğe
dayanan sistemdir. Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili Büyük
Millet Meclisi görüşmeleri sırasında söylediği şu sözler,
bunun en güzel ifadesidir:
"Cihan tarihinde bir Cengiz, bir Selçuk,
bir Osman devleti tesis eden ve bunların hepsini hadiselerde
tecrübe eyleyen Türk Milleti bu defa doğrudan doğruya kendi
nam ve sıfatında bir devlet tesis ederek bütün felaketlerin
karşısında doğuştan taşıdığı kabiliyet ve kudretle yerini
aldı. Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve
milli saltanat ve egemenliği bir şahısta değil, bütün fertleri
tarafından seçilmiş vekillerinden meydana gelen bir yüce mecliste
temsil etti. İşte o meclis, yüce Meclisi'nizdir.
Atatürk'e göre monarşik sistemlerde, "tacidarlar
kendilerini Allah tarafından gönderilmiş bir şahsiyet farzederlerdi.
Bir de tacidarların etrafını alan menfaatçiler vardı. Onlar
da padişahların zihniyetleri ile zihniyetlenirler ve padişahın
bu zihniyetini, bu arzusunu gökten inen bir emir, bir Kur'an
emri gibi herkese telkin ederlerdi. Bu gayet koyu ve sürekli
telkinler karşısında hakikaten bir gün bütün halk, bu arzu
ve iradelerin yapılması lazım gelen ve kayıtsız şartsız gerekli,
gökten inmiş iradeler gibi olduğuna inanırlardı. Böyle idare
ve egemenlikten vazgeçmeye rıza gösteren bir milletin akibeti
elbette felakettir, elbette musibettir". Atatürk'ün sözleriyle
"yeni Türk devleti, bir halk devletidir. Müessesat-ı
maziye ise, bir şahıs devleti idi, eşhasın devleti idi".
Bu şahıs devleti, Türk toplumunun tabii gelişme sürecini tıkamış,
onun gelişme potansiyelini engellemiş ve toplumu çöküntünün
eşiğine getirmişti. Ülkenin kurtarılması ve toplumun tabii
sürecinde ilerleyebilmesi, "eşhas devleti"nin yerini
"halkın devleti"ne bırakmasına bağlıydı. Gene aynı
yönde olarak Atatürk, 16 Ocak 1923'te İstanbul basın temsilcilerine
şunları söylemiştir:
Hadiseler ve
tarihi tecrübelerimiz bize, milleti koyun sürüsü halinde keyfin,
arzu ve ihtirasların ve hiçbir suretle tatmin edilemeyen menfaatlerin
elde edilişine sürüklemekle mahvına yol açar mahiyete dönüşen
idare tarzlarının artık memleketimizde tatbik yeri kalmadığını
göstermiştir. Millet, egemenliğini değil, egemenliğin bir
zerresini dahi başkasına bırakmanın sebep olabileceği felaketin,
yok olmanın, hüsranın elemini her an kalp ve vicdanında hissetmektedir".
Atatürk'e göre milli egemenlik, sadece padişahlığın değil,
eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin karşıtıdır.
"Türkiye devletinde ve türkiye devletini kuran Türkiye
halkında tacidar yoktur, diktatör yoktur. Tacidar yoktur ve
olmayacaktır. Çünkü olamaz... Bütün cihan bilmelidir ki, artık
bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir
makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da milli egemenliktir.
Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır".
Atatürk, milli egemenliği yeni devlet düzenimizin temeli olarak
görür. Toplum ve devlet hayatının temel değerleri, ancak milli
egemenlik ilkesi altında gerçekleşebilir: "Toplumda en
yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının
ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla
milli egemenliğin kurulmuş bulunmasına bağlıdır. Dolaysıyla
hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası milli
egemenliktir". Ve nihayet, milli egemenlik, çağımızın
önüne geçilmez, karşı konulmaz bir akımdır: "Milli egemenlik
öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve
tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş
müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkumdurlar".
Atatürk'ün milli egemenlik ilkesine sadece
düşünceleriyle değil, derin kişisel duygularıyla da ne kadar
bağlı olduğu, annesinin ölümünden birkaç gün sonra onun mezarı
başında yaptığı şu konuşmada gözlemlenmektedir: "Valdem
bu toprağın altında, fakat milli egemenlik ilelebet payidar
olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur... Valdemin
mezarı önünde ve Allah huzurunda and içiyorum, bu kadar kan
dökerek milletin elde ettiği ve belirttiği egemenliğin muhafaza
ve müdafaası için icabederse valdemin yanına gitmekte asla
tereddüt etmeyeceğim. Milli egemenlik uğrunda canımı vermek,
benim için vicdan ve namus borcu olsun".
(*) Prof. Dr. Ergun ÖZBUDUN
|